28 Mart 2014 Cuma

Lale Sözleri


Mazhar-ı ism-i Celâl olmasa hakkâ lâle
Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle
(İzzet Ali Paşa)

Sevgilinin, yüzlerce ilkbaharın gül bahçelerine benzeyen yüzünü görmezsem, lâle gibi gönlüme ateş düşer yanar, kararırım.
(Hz.Mevlana)

Ecel gelip çattıgı için yüzün safran gibi sararıp soldu ise üzülme, ötelerde erguvan renkli lâlelikte oturmaya başlarsın.
(Hz.Mevlana)

Ol goncanın ki bâğ-ı cemâlinde lâle var
Nâr-ı firâkı kalbime dâğ oldu lâle-vâr
(Zatî)
lâle var: Lâle mevcut. lâle-vâr: Lâle gibi

Lâle haddin göricek âh edüben ağladığım
Bu ki gül mevsimidir bâd ile bâran dökülür
(Ahmed Paşa)

Lâledür bağ-ı cennet içre o nûn
Noktası oldı sanki dâğ-ı derûn
(Şair Fazlî)

Mazhar-ı ism-i Celâl olmasa hakkā lâle
Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle
(İzzet Ali Paşa)

Lâlehadler yine gülşende neler etmediler
Servi yürütmediler gonceyi söyletmediler
(Necati Bey)
lâle-hadd: Lâle yanaklı

Geldi bahâr sen dahi şâd olmadın gönül
Güllerle lâlelerle küşâd olmadın gönül
(Şeyhülislâm Yahyâ)

Müdâm ey lâle-i hâtır-güşâ dûr olma gülşenden
Senünle neş’e tahsîl eylerüm câm-ı şarâbımsın
(Nedim)

Kan yaşım sarıg yüz üzre âşikâr itti firâk
Za’ferân-zârımı gamdın lâlezâr itti firâk
(Ali Şîr Nevâî)
sarıg: Sarı     firâk: Ayrılık
za’ferân: Sarı çiçekli bir bitki lâlezâr: Lâle bahçesi
[Firâk, kanlı gözyaşımı sarı yüz üzerine âşikâr etti ve üzüntüden sarı yüzümü lâle bahçesine döndürdü.]

Çemende lâle dil-i dâğ dâğa reşk itsün
Ne lâle gonce-i mihr ol çerâğa reşk itsün
(Tıybî)

Bu gülsitânda ammâ ne çâre ey Tıybî
Misâl-i lâle nasîbüm hemân dâğ oldı
(Tıybî)
gülsitân: Gül bahçesi   dâg: Yanık yarası

Lâleler gıbta-i hâl-i ruh-ı rengînünden
Bâğa dâğ-ı dil ile oldılar âteş-efgen
(Tıybî)
ruh-ı rengîn:  Renkli yanak  hâl: Ben   dâg-ı dil: Gönül yarası

Gül-gûn kabâsı ol sanemün sanki lâledür
Cism-i latîfi lâle-i hamrâda jâledür
(Baki)

Zîver-i bustân-ı envâr-ı tecelliyyât-ı Hak
Lâle-i bâğ-ı hakîkatdur külâh-ı Mevlevî
(Şeyh Galip)

Ruhı mir’âtına destâr-ı sebzi ‘aksi düşdükçe
Gören ânı sanur bir lâledür kim ola pervâzı
(Şair Cinânî)
destâr: Sarık


Kaynaklar : http://www.yuzaki.com/content/view/513/








26 Mart 2014 Çarşamba

300 Efsanesi Deniz Üstünde Devam Ediyor


300 Spartalı izlediğim en güzel mitolojik filmlerden bir tanesiydi. En etkileyici tarafı ise Spartalıların zafer kazanmamış olmamalarına karşılık mücadeleleri ile kahraman olmalarıydı. Devam filmi geleceğini duyduğumda merak ettim açıkçası. Baş karakter Sparta Kralı Leonidas'ın olmadığı bir devam filmi pek anlamlı gelmiyordu. Ardından yeni kahramanların geleceğini tahmin ederek izledim filmi.


Konusu tamamen sürpriz oldu. Kralı Leonidas'ten sonrasını değil de biraz daha öncesinde başlayan  ve Pers savaşı ile  ilinti bir konu karşımıza çıktı. Pers Kralı Xerxes'in babası Kral Dara'yı öldüren Atinalı Themistokles bu film kahramanı olarak ön planda. Ancak bundan çok etkileyici bir karakter var. Xerxes'in amirallerinden Artemisia. Filmin içinde tarif edilirken  acımasız bir güzellik olarak anlatılıyor. Vahşi orduların içinde nefretle dolu bir kadın. Artemisia, Yunan Mitolojisinde avcılığı, vahşi hayvanları ve bakireliği sembolize eden bir tanrıça. Bu anlamda karakterle birebir uyumlu. Çok güzel ok kullanan, vahşi ancak bir o kadar güzeş bir kadınn. Bakireliğe gelince o konu biraz karışık. Düşman orduların komutanı Atinalı Themistoklesi kendi yanında savaşmaya ikna edebilmek için ile gemisinde ilişkiye girecek kadar kurnaz.


Bu filmde benim dikkatimi çeken kısmı ise deniz savaşları üzerine kurgulanmış olması. İki sıra halinde sıralanan askerleri taşıyacak büyüklükte inşa edilen gemiler üzerinde yapılan savaşlar. Gerçekten dönemi yansıyor mu bilmiyorum ama hayal etmek bile çok güzeldi.

Son dönemde mitolojiye merakımın artması ile denk gelen bir film oldu. İzlemekten keyif aldım. Elbette yapımcılarda bunun farkına varmış olmalı ki filmi bitirmediler. Üçüncü filmin işaretlerini verdiler hemen. Merakla bekleyeceğiz artık.


Film Fragmanı : 




19 Mart 2014 Çarşamba

Fotoğraf Hikayeleri : Fikret Zikret Şükret


Anadolu insanının ferasetine, bilgeliğine, hikmetine her zaman güvenmişimdir. Hamurundaki mayayı bozmayan küçükte olsa her zaman bir kesim vardır. Ve bunu gelecek nesillere aktarmayı görev bilirler kendilerine. Bu insanlarla her yerde karşılaşabilirsiniz. Kimi zaman esnaf olurlar besmelesiz yapmaz satışını, kimi öğretmen olur elinden düşürmez kitabını, kimi inşaatçı olur abdestsiz koymaz tuğlasını.

Adapazarı'nın Kanlıçay Köy'ünde tanıştım bu hikmetli insanlarda birisi ile. Adının önemi yoktu. Sormama fırsat vermedi. Gizli kalmasını istedi belkide. Kanlıçay Kanyonu'nda yorucu ama bir o kadar keyifli yürüyüşün ardından köye dönmek üzereydik. Önümüze çıkan bir kum ocağının çakılları büyüklüğüne göre ayrıştıran makinenin büyükçene bir teknesi vardı. Tepeden bakmak için yaklaştığımda içinde bir amcanın çalıştığını farkettim. Zemine yapışan toprağı kazıyordu.

Bir müddet izledikten sonra Selamünaleyküm kolay gelsin amca diye seslendim. Çalışmasını durdurup yavaşça bana döndü. Alnındaki teri silip yüzüme baktı.

- "Üç şeyi kulağına küpe et evlat" dedi vakur bir ses tonu ile.
- "Fikret"
- "Zikret""
- "Şükret"

Üç kelime söyledi sadece. Başka bir kelam etmeden arkasını döndü çalışmasına devam etti.

Söylediklerini düşündüm yol boyu. Adını bile bilmediğim ak sakallı bir dede çıkmış ve beni düşünmeye sevk etmişti . Fikret, Zikret, Şükret. Ciltlerle kitap okumamıştı belki, yıllarca okula gitmemişti. Ama bildiği bir şey vardı ve aktarmıştı fırsatını bulduğu ilk kişiye. Bir tohum atmıştı toprağa. Tevekkül etmişti Allah'a.

Şimdi tek tek önce kelime anlamlarını sonrada benim çıkardığım sonuçları ele alalım.

Fikret  : Düşünmek, tefekkür etmek demektir. Bir eylem yapmadan önce düşünmeden, taşınmadan başlama demek oluyor kanaatimce.

Zikret  : Kelime anlamları hatırlamak, anma demektir aslında. Daha çok belli dua ve sözcükleri tekrarlamak olarak algılanır. Halbuki Kuran'da zikr geçen bir çok ayet direk namazı işaret etmekte. Namaz ise ibadet demek. Yani fikrin fiiliyata dökülmüş halidir. Sadece iman ettim demenin yeterli olmadığı, iman ettiğinin önünde eğilmen gerektiğini bilmektir. Daha genelleştirip hayatımıza uygularsak yapmak istediğimiz bir düşünceyi, fikir boyutundan zikre dönüştürmediğimizde yani çalışıp eyleme dökmediğimizde başarılı olamayacağımızdır.

Şükret : Bir kimseye daha çok Alllah'a minnet duymak, gönülden borçlu olmak. Fikrin ve zikrin sonunda verdiği nimetler için Allah'a sükranlarını sunmaktır. Eğer düşünüp planladığın bir eylemde gerektiği kadar çalışmayı eksik etmemişsen sonucu ne olursa sonuca katlanmaktır. Her zaman istediğin başarı olmayabilir. Ya da beklediğinin üzerinde bir sonuç çıkabilir. Her şey  için Allah'a şükredeceksin.

On saniyede sarfedilen üç kelimeden bir ömür boyunca düstur edinenebileceğin bir sonuç çıkıyor. Daha sayfalarca kitap yazılabilir bu üç kelimeden. Ancak bu kadar verimli kullanılabilirdi. Hikmet Amca bir tohum ekti sonucunu düşünmeden. Tohum fide verdi. Ben fideyi aldım şehre getirdim. Fide ağaç olur mu bilmem. Üzerime düşen görevi yaptım sadece. Ne biliyorsam aktardım kelimelerle. Meyvesini yiyecek birilerinin çıkması ümidiyle.




18 Mart 2014 Salı

Ters Düz Olmuş Dünya


Yola çıkmalı, yolda olmalı, yol almalıyız. 
Yolu bulmalı, yol olmalıyız. 
(Ömer Tuğrul İnançer) 

Yağmurlu bir pazar sabahı düştüm yollara. Çocukluğumun geçtiği Kartal sahillerine koştum. Adalara bakıp çayımı yudumladım. Sıcak simidim yanımda. Yoktu bir amacım yürümekten başka. Sadece kendimi aldım yanıma. Can yoldaşım kamereram bile yoktu. Damla damla inen melekler eşlik ettiler bana. Yazın buram buram mangal kokan sahilde denizin keskin iyot kokusu burnumu yaktı. Kayıklar vardı ters düz olmuş dünya gibiydiler. Sıra sıra çekilmişlerdi. Ya umutlarım olsamasaydı yaza ulaşmak için nice olurdu halim der gibiydiler. Biliyorlardı onların yari denizdi. Deniz kenarı sürgündü onlar için. Aylarca sevgiliye bu kadar yakın olup dünyalar kadar uzak olmak bu demekti belki de. Acılarını paylaştım sabretmelerini telkin ettim. Hele hele içlerinde biri vardı. Çok muzip karakterliydi. Korsan ruhlu şövalye. Haspihal ettik bir müddet. Kayalıkların bekçileri kediler izlediler sessizce.  Ne yazı yazmayı ne fotoğraf çekmeyi planlamazken her biri karakterim, attığım her adım ilhamım oldu. Sevdim yağan yağmur altında yürümeyi. Belki de o da beni sevmiştir kimbilir.

15 Mart 2014 Cumartesi

Proje Gözüyle Sinan Süleymaniye'de


Ser mimâran-ı Cihan ve
Mühendisan-ı Devrân Sinan

Camilerini, köprülerini, hanlarını fotoğrafladığımız Sinan'ı konu alan oyunun ilanını gördüğüm andan itibaren ilgimi çekmişti. Bu sebeple bu ayki tiyatro gününü Koca Sinan'a ayırdım.

Oyun hakkındaki eleştirileri okuduğumda kafamda soru işaratleri oluşsa da oyunu izledikten sonra doğru karar verdiğime kanaat getirdim. Karar verirken kullandığım kriterlerin doğruluğunu bir kere daha test ettim. Sinama, kitap, tiyatro, gezi her ne yapmak istiyorsam eleştirileri okusam bile kendim görmeden okumadan dinlemeden karar vermiyorum. Takip ettiğim belli başı yazarlar var. Mustafa Kutlu, İhsan Oktay, Amin Maalouf vs. Ayrıca konu başlıklarım var. Endülüs, Lale, Fotoğraf, Gezi. Eğer bu maddelerden herhangi birisine giriyorsa kimin ne dediğinin önemi yok. Mimar Sinan'da bu isimlerde birisi.

Oyunu beğendim. Hem de umduğumda çok daha güzeldi. Nedeni sadece Mimar Sinan'a olan ilgim değil.  Bir kaç maddede sıralıcam.

Birinci oyunda sarfedilen her cümle özenle seçilmiş. Hepsi hazine niteliğinde. Kimi zaman Sinan'ın ağzından dile geliyor, kimi zaman Süleyman'ın. "Hataların tekrar edilerek yanlışın çözüldüğü nerede görülmüş", "Başladığın işi bitirmekten daha acil ne iş olabilir".  Ve not alamadığım için hatırlayamadığım nicesi. Koca Sinan'ın neden Koca Sinan olduğu bu cümlelerde gizli. Oyunun yazarı Cem Günen'in mimar olduğunu öğrendim. Oyunda geçen "önce mühendis olacaksın sonra mimar" sözü daha iyi anlaşılıyor. Bir de ilginç bir anektod var. Yazar, bir gece Sinan’ı rüyasında görmüş. Koca Sinan ona; “Yoksa sen oyunlarında bütün o sözleri, kendin mi yazdın sanıyordun?” demiş. Bu rüya üstüne, yazar; “Takdir edersiniz ki düşümü anlattıktan sonra, oyunumu izleyenlere gönül rahatlıyla; “Hepsini ben yazdım.” diyemem. “Esin yoluyla bana yazdırıldı!” demek de beni aşar.” diyor.

İkinci neden oyunu proje yöneticis gözüyle izlediğimde bana hitap ettikleri. Eleştirilerin başında oyunda bir karmaşanın olduğu, kararkterlerin tanıtılmadığında bahsediliyor. Her proje kendi içinde bir karmaşa değil midir zaten. Süleymaniye'nin yapılışını düşündüğümüzde o günün şartlarında onlarca sanat dalında binlerce işçinin koordinasyonu ile yapılmış. Oyunda tamda bunu yansıtıyor. Sultan Süleymana büyük bir kararlılıkla 2 ay içinde biticeğini söylerken zor anlarda nasıl karar verilmesi gerektiği anlatılıyor. Oyunun bu bölümünde de şeyhinde tavsiye alıyor. Ben dediğinde değil biz olduğunda başarılı olacağını salık veriyor. Sinan bu tavsiye uyduğunda ancak inşaatı bitebileceğine kanaat getiriyor. Modern anlamda bir Mentorluk - Koçluk örneği. Sinan aldığı tavsiyeyi uyguladığında proje yönetimin en kritik rollerinde bir tanesini delegasyon kuralını işletiyor. Her işi kendisi takip etmek yerine güvendiği ustalara karar almada serbest bırakıyor. Sadece aralarında anlaşamadıklarında kendisine gelinmesini söylüyor. Ve kendine başka bir görev biçiyor. İhtiyaç duyulan malzemeni tedariğinin zamanında yapılmasını takip etmekle sorumlu tutuyor. Alın size Tedarik Yönetimi. Küçük Davut isimli mimar çırağına verdiği tavsiyeler ve uymadığı zaman  kaza sonucu hayatını kaybetmesi Risk Yönetimi kuralları hatırlatıyor sanki.  Sultan Süleyman'ın teftişi sırasında şikayet edilen bir ustayı savunması Kaynak Yönetimini nasıl iyi yaptığının kanıtı. İşçilerinin her birini bir sanatkar ordusunun askeri, kendisini de "Sanat denizinin Kaptan-ı Deryası" olarak görmesi de beni etkileyen anlardan bir tanesiydi. Oyun boyunca bir kere bile proje kelimesi geçmese bile bir çok yerde proje yönetimine örnek çıkartılabilir.



Beğenmeme spep olan üçüncüsü madde ise geçişler arasında opera tadında söylenen şarkılar. Oyun boyunca hiç konuşmayan işçileri canlandıran oyuncular şarkılarla dile geliyorlar sanki. Zaman zaman şarkılarda uyumsuzluk olsada oyuna çok güzel bir renk katıyorlar.

Son olarak kubbesine  kadar çıktığım Süleymaniye'nin sahne dekorunda dahi olsa inşa sürecine şahit olmak güzeldi.  Çok başarılı sayılmazdı gerçi ama iskelerden başlayıp kemer yapımına kadar kademe kademe aktarılmaya çalışıldı sahnede.

Hem bir Sinan hayranı, hem de bir proje yönetici olarak bu oyunu izlemekten büyük keyif aldım. Eleştirilecek bir tarafı yok mudu ? Elbette bir çok eksikliği söyleyebilirim. Ancak ben elde ettiklerime bakarım. Bir oyunu izlemekten çok daha fazlası vardı benim için.
















13 Mart 2014 Perşembe

Gelibolu Suvla Koyu : Kayalıklarda Gizlenen Perilerin Yurdu

Suvla Koyu'nda Bir Hayalet

Gelibolu yarımadasına ayakbasan ilk Anzaklar karşılaştıkları doğal güzelliğe hayran kalırlar. Günlüklerinde cennet gibi bir yerde savaşacak olmalarından dolayı üzüntü duyduklarını belirtirler. Öyle ki eğer Çanakkale Savaşı olmasaydı günümüzde Gelibolu Yarımadası çok ünlü bir tatil beldesi olabilirdi. Gelibolu denildiğinde aklımıza vatanı kurtarmak için canını kanını feda eden yüzbinlerce şehit gelir ve gelmelidir de. Ancak gizli kalan bu güzelliğinde farkında olmak gerekiyor.

Bu yazı tüm Gelibolu'dan bahsetmeyeceğim. Sizi çok gizli bir köşesine götürceğim sizi. Perilerin yurdu Suvla Koyuna
Gelibolu Yarımadası

Şehitliklikleri gezenler bilir. Savaşın kilit noktalarından bir tanesi olan Conbayırı Tepesi'nin çok güzel bir manzarası vardır. Seyir terasından baktığınızda Saros Körfezine doğru küçük bir hilal şeklinde bir koy görürsünüz. Hemen yanından Tuz Gölü vardır. Çanakkale savaşlarında da önemli bir yere sahip olan Suvla Koyu'dur burası. Uzaktan da çok güzel gözükse de asıl içine girdiğinizde hayretler içersinde bırakacak bir güzelliği sahiptir burası.
Conkbayırı'ndan Suvla Koyu
Önce savaştaki öneminde bahsedelim. Anzakların çıkarma yapmak istedikleri asıl bölge burası. Çünkü yarımadadaki en müsait alan burası. Bu noktadan itibaren geniş düzlükler başlıyor. Ancak çıkarma yaptıkları gece büyük bir fırtına buraya çıkarma yapmalarına izin vermiyor. Mecburen daha güneydeki sonradan Anzak Koyu olarak adlarılan bölgeye çıkarma yapılıyor. Burada ise çok dar bir sahil şeridi var. Bu sayede tepelere yerleşen çok az sayıda ki Türk askeri aylarca Anzaklarla savaşabiliyor. Sonradan Suvla Koyuna da çıkarma yapılıyor elbette ama savaş gücünün büyük kısmı erimiş oluyor. Suvla Koyu gezimiz sırasında deniz tabanında bir çıkarma gemisi kapağı olduğunu  gördük. Ayrıca bölgede kamp yapanlar akşam yağan yağmurdan sonra topraktan, savaştan kalma düğme gibi parçalar çıktığını bile söylediler. 100 yüzyıla yakın  bir zaman geçmesine rağmen halen savaşın izleri bulunmaya devam ediyor.

Çanakkale Savaşı'ndan kalma çıkarma gemisi kapağı 

Gelelim asıl anlatmak istediğim konuya. Suvlanın perilerine. Rivayete göre koydaki kayalıklarda yaşayan periler geceleri dışarı çıkarlar ve mavi elbiseleri ile deniz üzerinde dans ederlermiş. Anlatılan hikaye bu. Gerçeği ise denize üzerinde dans edenler peri değil  dolunayda tuz gölünden yansıyan ay ışığının denizde oluşturduğu mavi yakomazlar.

Suvla Koyu profesyonel model çekimler için bulunmaz bir yer
Perileri görme fırsatım olmadı ama yaşadıkları kayalıkları gördüm. Az daha buralarada peri olabileceğine inanacaktım. Deniz, rüzgar ve bakterilerin etkisi ile süreki değişim içersindeki kumtaşından oluşan kayalıklar. Öyleki her kayalık bir birinde farklı bir şekle girmiş. Hayal gücünüz biraz genişse türlü türlü hayvan figürleri görebilirsiniz. Ben bir inek başı, bir dinazor, bir midye, bir timsah gördüm. Hatt bir peri gördüğümü bile iddaa edebilirim. Elbette bu sadece bir anllık gölge oyunuydu. Hayalet Casper gibi bir şeydi.

783.562 km² lik ülkemizin  334 km² 'sini kaplayan Gelibolu yarımadasın belkide 1 km² si bile olmayan  bir köşesi burası. Gizli hazinelerinde birisi. Kimbilir belki de periler koruyordur bu güzelliği. Güzel yurdumuz her bir köşesi güzeliklerle dolu. Hikayeler, efsanelerle dolu. Gidip görmek hissetmek gerekiyor sadece.

Not: Bu güzel yeri keşfetmeme imkan tanıdığı için Doğa ve Macera Derneği rehberlerinde Murat Ceylan arkaşıma teşekkürlerimi borç bilirim.













1 Mart 2014 Cumartesi

Dağ Fimleri Festivali


Bugün ne yol vardı ne fotoğraf. Zaten bir kaç aydır unuttuk yolları, özledik dağları. Yazılar ve kitaplarla avutmaya çalışırken bir festival çıkageldi. Bize özlediklerimizi hatırlattı. Bu haftasonunun konusu oldu. Dağ Filmleri Festivali.  Bir kaç senedir taki ettiğim bir festival. Bu sene 25 Şubat'ta başlamasına rağmen ancak bugün fırsat bulabildim. Can dostum Yavuz'la beraber programımızda 2 ay seansta 5 film izlemek varken maalesef ilk seansa katılamadık. İki film izleyebildik. Küçük kızımın hastalığı buna mani oldu. Her şeyin başı sağlık elbette. Gelecek yıllarda kızlarımla beraber izlerim inşallah.

Filmlerin ikiside K2 dağınına yapılan tırmanışları konu alıyordu. Bu sebeple K2 dağına doyduk her köşesine aşina olduk diyebilirim. Elbette bu bir şaka belkide temenni. Ancak çok zor bir iş. Ölüm dağın yerinde kendini hissettiriyor.



Birincisi film belgesel tadında çekilmiş çok beğendiğim bir yapım. K2: Himalayalar’ın Sireni. 1912 yılında K2'ye ilk tırmanış denemesi yapan Abruzzi Dükünün hikayesi ile başlıyor ve filmin ilerleyen sahnelerinde dükün hatıralarıda yer yer veriliyor. Aslında bir anlamda dükün izlerini takip ettikleri bir film olmuş. Kurgusu oldukça güzel. Diyaloglar iyi hazırlanmış. Bir belgesel çekildiğinin farkında olmakla birlikte doğallar.

http://dagfilmfest.org/Film/120/K2__Himalayalar___in_Sireni

İkincisi film bizden biri Tunç Fındık'ın hikayesi. K2 Dağların Dağı - Tunç Fındık. Kendisini geçen sene K2 tırmanışı ile ilgili bir bir sunumunu izlemiştim. Birinci elde hislerini canlı olarak dinlesemde filmi de etkileyiciydi. Büyük çoğumluğunu GoPro yani kafa kamerası ile çektiği filmde bire bire yaşadıklarını aktarıyor.

http://dagfilmfest.org/Film/144/K2_Daglarin_Dagi___Tunc_Findik

Festivali İstanbul'da yaşayanlar kaçırmış olsalar bile Ankara ve İzmirliler için hala fırsat var. Gelecek yıllarda da takip edilmesi gereken bir faaliyet.

K2: Himalayalar’ın Sireni

K2: Himalayalar’ın Sireni
K2 Dağların Dağı - Tunç Fındık

K2 Dağların Dağı - Tunç Fındık
Fotoğraflar http://dagfilmfest.org/ adresinde alınmıştır.

 
Design by Wordpress Theme | Bloggerized by Free Blogger Templates | free samples without surveys