İstanbul‘u tek başıma yaşamayı seviyorum. Bu sevgi, şehrin görünmeyen yüzünü gösteriyor bana. Daha önce fark etmediğim kapılarını açıyor, yürünmeyen sokaklarına çıkarıyor. Bu sefer İstanbul’un merdivenleri çıktı karşıma.
Pazar günü, Park Otel’deki kahvaltı organizasyonunun ardından Karaköy civarındaki fotoğraf sergilerini gezmek üzere sahile doğru yokuş aşağı yürümeye başladım. Mebusan Yokuşu’na geldiğimde, tam sahile çıkacakken merdivenli bir yokuş ilişti gözüme. Birkaç renkli ahşap bina da dikkatimi çekince merdivenleri tırmanmaya karar verdim. (İlk fotoğraf)
İyi ki de öyle yapmışım. Yokuşun atmosferi o kadar hoşuma gitti ki yürümeye devam ettim. Bir süre sonra, daha önce fark etmediğim, İstanbul’un bambaşka bir yüzüyle tanıştım. Fındıklı’da merdivenlerin ve yokuşların birbirine kılcal damarlar gibi bağlandığını görmek beni şaşırttı. Araçların geçtiği caddelere hiç çıkmadan, yalnızca merdivenler ve aralarındaki bağlantı yollarını kullanarak apartmanların arasında dolaşabiliyorsunuz. Bir merdiven diğerine, o bir başkasına bağlanıyor. Her dönüşte yeni bir sokak, yeni bir manzara, yeni bir keşif…





Bir yanıt yazın